Yazar Makaleleri

 Musab Seyithan

  Bayramlarımızı Neden Bayram Gibi Kutlayamıyoruz?
Ekleme Tarihi: 27.08.2018

Değişim, her şeyin kaderinde vardır. Onun için “Değişmek, değişmeyen tek şeydir”  denmiştir. Başta eşya da dâhil olmak üzere, hiçbir şey olduğu gibi kalmamaktadır. İslam’ın da değişmeyen sabitleri vardır ki, buna “Makâsıdu’ş Şeria” denir. Bir de bu maksatların gerçekleşmesini sağlayan vesileler vardır ki onlar zamanın değişmesi ile değişir. Ona da “Vesâilü’ş Şeria” denir.

Değişim iyi yönde olursa, beraberinde “gelişimi” ve “olgunlaşmayı” getirir. Kötü yönde olursa, “bozulmaya” ve “savrulmaya” sebep olur. Bayram kutlamalarımızdaki değişim, bizi olgunlaştırma yerine savurmakta ve değerlerimizden uzaklaştırmaktadır.

Peygamber Efendimiz, bayram sabahı güzel elbiseler giyinip mescide giderdi. Bayram namazına kadınlar ve çocuklar da iştirak ederdi. Efendimiz, bayramı sevinç günleri ilan etmişti.

Arapçada bayramın karşılığı “عيد/ıîd”dir.  عيدsevincin paylaşılması anlamına gelir. Zaten bayramın bayram olabilmesi için sevincin, güzelliğin paylaşılması gerekir. Rasulullah bu sevinci en üst seviyede paylaşırdı.

Meşru ölçüler çerçevesinde eğlenmenin bir ihtiyaç olduğuna inanan Efendimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra Medinelilerin yılda iki bayram kutladıklarını görünce "Yüce Allah, size o iki bayram günlerine bedel olarak daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur.(Ebu Davud, "Salât", 245; Nesâî, "İydeyn", 1) diye müjdelemiş, o günlerinRamazan Bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir.

Müslümanlar, bugünlerde birbirlerini ziyaret eder, bayramlaşır, yer, içer ve meşru bir şekilde eğlenerek günlerini neşe ile geçirmeye çalışırlar. Hz. Peygamber, bir başka hadisinde ise şöyle buyurmuştur: "Arefe günü, kurban günü ve "teşrik" günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bugünler, yeme içme günleridir.(Ebû Dâvud, "Savm", 50; Tirmizî, "Savm", 59)

Peygamberimiz, bayramları, Müslümanlar için yardımlaşma, dayanışma ve sevinç günleri ilan ederek, bugünlerde, insanların gülüp eğlenmelerine izin vermiştir. Hem dini hem de sosyal yönü olan bu bayramlar, Müslümanların kaynaşmasına vesile olduğu gibi yoksulların ihtiyaçlarının giderilmesine de imkân sağlamaktadır.

Asr-ı Saadet'te bayram kutlamaları musallâ/namazgâh adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı.

Peygamberimiz, bayram namazlarını, hava yağışlı değilse, Mescid'in biraz uzağında bulunan namazgâhda kıldırırdı. Kurbanını da burada keserdi. Bayram namazına gitmeden önce gusleder ve en güzel elbisesini giyerdi.

Efendimiz, her zaman arkadaşlarıyla görüştüğü gibi bayramlarda da onları evlerinde ziyarete gider, ikramlarını kabul ederdi. Kendisi de misafirlerine ikramda bulunurdu.

O, Müslümanlar arasında dargınlığı hoş görmemiş ve "Bir Müslüman'ın diğer Müslüman'a üç günden fazla dargın durması helâl olmaz."(Buhârî, Edeb, 57) buyurmuştur. Bayramı vesile edinerek dargınların barışmasını istemiştir.

Rasulullah’ın sünnetindeki bayram kutlamaları böyle oluyordu.

Bütün İslam toplumlarında bayram kutlama örf ve âdetinde değişiklik olsa da hepsinin ortak paydası; “Bayramlarda sılayı rahmi/akraba ziyaretlerini gerçekleştirmektir.” Bunun başında da, birinci derece akraba olan anne, baba ve kardeşlerin bir araya gelerek bu ziyaretin hakkını vermesi gelir. Sılayı rahim inancının bilinçli bir şekilde toplumumuzda yer ettiği dönemlerde bunun hakkı veriliyordu. Bilinçli bayram kutlamalarında, uzak diyarlarda olanlar, bayram ziyareti için büyüklerin bulunduğu beldeye akın ederlerdi. Büyükler evde bekler, küçükler ziyarete gelirdi.

Şimdi bu hassasiyeti kaybettik. Algılarımız değişti. Gerçek hayat, yerini sanal âleme terk etti. Bayram ziyaretlerinin yerini, turistik yerlerde tatil yapmak aldı. Samimice gidip elini öpüp koklayarak dualarını alacağımız annemiz, babamız,  kardeşlerimiz, amca ve dayılarımız, görüntülü ya da görüntüsüz telefonlarla aranarak durum idare edilir oldu.Tabir caizse bugün büyükler yorgun ve yatakta, küçükler Bodrum sahillerinde yatta.

Fransa’da, Milli Görüş camiasının önde gelen hocalarından Mustafa Mullaoğlu’ndan dinlemiştim: “Bir gün Almanya’da merkez binamızda odamda iken bir kişi geldi. Elinde bir kavanoza konmuş kül vardı. Bana dedi ki, hocam Annem Almanya’da tek başına yaşıyordu, ben de başka bir şehirde yaşıyordum. Annem evde ölmüş, komşular daha sonra haberdar olunca belediyeye bildirmişler, kimsesi olup olmadığını araştırıp benim adresime ulaşmayınca cenazesini yakıp külünü bir kavanoza koymuşlar. Daha sonra adresimi bulunca bu kavanozu bana, üzerine ‘annenizin cesedinin külü’ diye yazarak göndermişler. Hocam, işte annemin cesedi bu kavanozun içinde. Ben ne yapmalıyım? Cenaze namazı kılınmayacak mı?” dedi. (Not: Artık Avrupa’da da cesetler, defnedilme yerine, yakılıp külü kavanoza konup sahibine teslim edilmektedir. Bu uygulama giderek de yaygınlaşmakta.)

Batı toplumunda savrulmuş bir müslümanın ebeveynine karşı duyarsızlığını acı sonucu. Türkiye’de de kendi mutluluklarını gölgelediklerine inandıkları için, yaşlı anne ve babalarını huzur evlerine bırakıp bayramlarda, “ha geldi ha gelecek” diye pencere önünde bekleyen yaşlılarımızın dramı da bundan farklı değildir. Evlatları şehirde yaşayan, kendileri de köyde evlat yolu bekleyen ama bayramları fırsata dönüştürüp tatil yapmaya giden evlatların durumu da savrulmaktan başka nedir ki?  

İşte anne ve babayı kendi hallerine terk edip yalnızca eş ve çocuklarına kilitlenen insan sayısı çoğaldıkça, toplumda ne sılayı rahim hassasiyeti kalır ne de bayramlar, bayram gibi kutlanırBütün bu ihmallerimizin nedeni; dünyevileşmektir. Bunun sonucu olarak da, aile büyüklerimizi işimize kurban etmekte, değerlerimizi kaybetmekte ve ilişkilerimiz mekanikleşmektedir.   

Öyleyse çözüm nedir?

Çözüm fabrika ayarlarımıza tekrar dönmektir. “Kişinin akraba ve yakınlarıyla alâkasını devam ettirmesi, onları koruyup gözetmesi, yani sıla-i rahimde bulunması, dinimizin çok ehemmiyet verdiği esaslardan biri, hatta doğrudan imanla ilgili bir hâdise olduğu”inancına tekrar dönülmelidir. Çünkü akrabalık ilişkileri, Cenâb-ı Hakk’ınRahmân sıfatının bir tecellisi olarak, merhamet ve şefkat temelleri üzerinde bina edilmelidir. Şu hadis-i şerif, bu hususta mühim bir ölçüyü dile getirmektedir:

“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynısıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kişi, kendisiyle alâkayı kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.”(Buhârî, Edeb, 15; Ebû Dâvûd, Zekât, 45; Tirmizî, Birr, 10)

Bir sahâbî, faziletli amellerin ne olduğunu sorduğunda, Rasûlullah (sav), kendisiyle ilişkiyi kesen akrabalarıyla görüşmeye devam etmenin, pek kıymetli davranışlardan biri olduğunu beyan etmiştir. (Ahmed, Müsned, IV, 148, 158)

“Âhirette cezasını ayrıca vermekle beraber, dünyada Allah Teâlâ’nın çabucak cezalandırmasını en fazla hak eden günahlar, zulüm ve akrabayı ihmal etmektir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 43; Tirmizî, Kıyâme, 57; İbn-i Mâce, Zühd, 23)

Allah Teâlâ, sıla-i rahimde bulunan kullarını şöyle methetmektedir:

“Onlar ki, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetirler (sıla-i rahimde bulunurlar), Rablerinden korkarlar ve (bilhassa) hesabın kötü olmasından endişe ederler.” (Rad:13/21)

Bunun aksine, akrabalarıyla bağını keserek onlarla ilgilenmeyen kişiler de şöyle uyarılmış ve tehdit edilmişlerdir:

“Onlar, Allah’a söz verdikten sonra verdikleri sözü bozarlar, Allah’ın gözetilmesini emrettiği kimselerle/akrabayla alâkayı keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar, lânete uğramışlardır; cehennem de onlar içindir.” (Rad:13/25)

Bu ayet ve hadisler, sıla-i rahimin ehemmiyetini açıkça ortaya koymaktadır. İnsanlarımıza bu değerlerimizi tekrar kazandırırsak, dünyevileşme hastalığını asgariye indirmiş oluruz ve bayramlarımız da asıl bayramlara dönüşür

 Musab Seyithan diger makaleleri

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bagis
Yap!