DUYURULAR  SOSYAL MEDYA 
 

SMS sistemimize üye olmak için, iletişim bölümünden iletiniz.
Derneğimizin faaliyetlerinden, seminerlerinden, konferanslarından, derslerinden haberdar olabilirsiniz.
BİR SÖZ
Facebook
YouTube
Canlı Yayın
  EL HALÎM Halim [ Suçlara karşı hemen ceza vermeyen yumuşak davranan, süre veren ] Ya Halim ismini zikreden arifler zümresinden olur. Merhametli ve sözü geçen bir kişi haline gelir. Dünyayı bırakıp, tâata yönelir. Ahlak ve hılim / huy güzelliği için okunur. Ekin ve meyvelere okunursa bereketi bol olur.  
GİRİŞ AiLE MEKTEBi ViDEOLAR PSiKOLOJi FAALiYETLER ETKiNLiKLER iLETiŞiM
Bizden Haberler
Abdullah Büyük Videolar...
Haftalık Canlı Yayında Dersl...
Yeni binamızın açılışı yapıl...
Yaptığımız bazı dini broşürl...
 
Seminerlerimiz
AİLE MEKTEBİMİZİN 3. DERSİ A
AİLE MEKTEBİMİZİN 2. DERSİ =
AİLE MEKTEBİMİZİN 1. DERSİ =
 
Kalemden Kelama
 
Dost Sitelerimiz
 




 Nureddin Yıldız


  Ümmet kimliğimizin gereği
Ekleme Tarihi: 30.10.2012



Ümmeti Muhammed olarak üzerimizdeki sıkıntıların nedenlerini ve gidişatımızı ele alırken, iki öenmli gerçeği zihnimize yerleştirmeden yola çıkmamalıyız. Bu iki gerçek, pek çok sorunun nedenini anlamamıza, çözüm üretmemize yardımcı olacaktır:

a- Bizim ümmetimiz, evrenseldir. Peygamber aleyhisselam Efendimizin peygamberliği bütün âlemler içindir. Bir kabile ümmeti değiliz. İnsanlığı kuşatmak için gönderilmiş bir din ile ümmet olduk. İnsanlığın bütününü kuşatan ümmetimiz, insanın bulunduğu her yeri de 'ümmete ait' görmektedir. Bu şuurla biz, sadece Ortadoğu ile sınırlı değiliz.

b- Ümmetimizin kimliği, Peygamber aleyhisselamın gönderilişinden itibaren kıyamete kadar olan süre içindir. Şu zamandan bu zamana kadar yaşayanların peygamberi gibi bir kimliği yoktur.

Bu iki gerçek yani bütün insanların ve bütün zamanların/mekânların dini olma gerçeği ele alınmadan, milletler arasında Müslüman Millet'in içinde bulunduğu keşmekeşe anlam vermek zor olacaktır. Ortadoğu veya muayyen bir kıtanın sorunları ile dünyanın sorunları karşılaştırıldığında ne denli derin bir fark göze çarpacaksa, belli bir kabilenin dini ile bütün insanlığın dini arasındaki fark da o denli derin olacaktır. İslam, bütün insanlığı kuşatmak istemektedir. Bütün mekânların 'Allah'ın en büyük olduğu gerçeğine teslim olmasını istemektedir. Son insana kadar her doğan bireyin fıtrat üzere kalmasını ve hiçbir zamanın İslam açısından erime zamanı olmamasını emretmektedir. Böyle bir hedef üzerinde iken de bir köy ile sınırlandırılabilecek sorunları sıralamak mümkün olmayacaktır elbette. Medine'de yaşanan Müslümanlığın Medine sınırları aşıldığında aynı kalitede izlenemeyişindeki sır budur. Peygamber aleyhisselamın huzurunda iman eden bir bedevinin saatler içinde Kur'an'ın övdüğü mücahide dönüşmesindeki sır da budur. Doğal bir ortamda bedevi olarak kalmış kaba bir insanla, global kültürün vahşileştirdiği insan; başka bir deyimle köyündeki putun ezdiği bir kafa ile bütün dünya putlarının ezdiği bir kafa aynı değildir. Birinde, onun köyündeki put, giderilmesi gereken engel iken, ikinci tipte, birden çok engel giderilmedikçe o insan teslim alınamamaktadır.

Ümmet olarak, dünyaya açılmakla yükümlüyüz. Ne Medine'ye ne de fethettiğimiz Kostantiniya'ya daralıp kalamayız. Hepimizin Kureyş'e ya da Evs ve Hazrec'e kayıt yaptırması da beklenemez. Olduğumuz yerde, yaratıldığımız kabilede kalacak ve o eksende 'Allah'a imanın gereğini' yapacağız. İslam'ın hedefi budur. İsrailoğullarına gelen bir peygamber ile insanoğluna gelen bir peygamber arasında bu açıdan bakıldığında her göze çarpacak bir fark muhakkak görülecektir.

Dinimiz İslam'ın büyüklüğü buradan kaynaklanmaktadır. Kapasite ve kuşatma farkı, o kapasite ve kuşatma düzeyinde olmayan noktalardan bakıldığında beraberinde büyük bir sorun kümesi de oluşturabilmektedir. Bizim en önemli 'beraber bulunma' merkezlerimiz durumundaki mescitlerimizde bile bu durum izlenebilir. Bir köy derneği gibi, aynı yöre insanlarının bulunduğu noktalar olmayan mescitlerimiz, yeri geldiğinde aynı dili bile konuşmayan, deri ve idrak farkı olan kitleleri ihtiva etmektedir. Mescitlerimiz bile, küçültülmüş şekliyle bu bütün insanlığa ve bütün zamanlara/mekânlara yayılmışlığı yansıtabilir.

Hayalci bir mantıkla bakılarak ulaşılmak istenen sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Gerçekçi olmak zorundayız. Bu gerçek de şudur: 'Biz bütün insanlık için çıkarılmış bir ümmetiz. Bütün zamanlarda varız. Her mekân bizim mekânımızdır.'

Sorunlarımız büyük ve ağırdır. Biz de büyük ve kapsamlı bir ümmetiz. Küçük bir kabile ümmetine yüklenmiş sorunlar değildir bunlar. İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin büyük sıkıntıların üstesinden gelemeyeceğini söyleyemeyiz. Kimsenin bu ümmeti köy ümmetine dönüştürme hakkı yoktur. Zihni köy düzeyinde kalmışlarımız kendilerini temsil edebilirler. Bu ümmet, muazzam bir ümmettir. İnsanlık için çıkarılmıştır. Bütün zamanların ve mekânların ümmetidir. Her yerde bir dertle karşılaşmış olması, her yere talip olmasından kaynaklanıyor. Tarihinin dertlerle doluluğu, tarihi sonuna kadar yazmaya talip olmasından ortaya çıkıyor. Ümmetin düzeyi budur. Bunu kaldıramayanlar, ümmet olma düzeyine yükselemeyenlerdir. Mü'min olmasına mü'min ama bireysel kalmış, bütün insanlığa adanamamış yürekler için geçerli bir bakış tarzıdır o tarz.

Yol kuralı

İstikamet üzere,

Sabırlı,

Gevşememiş

Ve yalpalamamış olduktan sonra biz gönderiliş gayemiz olan 'insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet' olma karakterimizi koruyoruz demektir. İnsanların bizi nasıl gördüğü önemli olmaz. Bizi gönderen Rabbimiz nasıl görüyor bizi; önemli olan budur. Rabbimiz iyi gördükten sonra, asıl kazanç hedefimiz olan ahireti kazanıyoruz demektir. Ahireti kazandıktan sonra da kaybedeceğimiz bir şey olmaz.

Bizden önceki, yöresel ve muayyen bir zaman için gelen dinlerin mensupları bile bu mantıkla kazandılar veya kaybettiler. Biz ki, onlara göre köyle dünyanın farkı kadar büyük bir fark taşıyoruz; bizim de kazanma ya da kaybetme mihengimiz bu olacaktır. İstikamette isek, yani bugün inandığımız ve yaptığımız şeyler Medine'de ashabın inandığı ve yaptığı şeylerse; Allah'ın kaderini sıkıştırma meyli şeklinde ortaya çıkacak bir sabırsızlığımız yoksa yani işi Allah'a havale etmiş biz görevimizi yapıyorsak, gevşeyip yılmıyorsak, ümmetimiz kendisine biçilen rolü oynuyor demektir. Bu rolde, bir bölümümüzün can ve mal fedakârlığı yapmak durumunda olmasını yadırgayamayız. Her güne hazır bir Uhud günü, her yere de hazır bir Hendek gözüyle bakmak zorunda değil miyiz biz?

Rabbimiz, bizim üzerimizden bir muradını gerçekleştirecek ise biz buna sadece tam bir teslimiyetle teslim oluruz. Bize hangi rolü biçtiğini ne sorabiliriz ne de sonucunu yadırgayabiliriz? Medine ise Medine, Uhud ise Uhud, Hendek ise Hendek, Mekke Fethi ise Mekke Fethi! Kıyamete kadar her mü'min, kendisine biçilen role sadık kalacaktır.

Gözden kaçan bir hadis

Şu hadisi şerifi defalarca dinlemiş veya okumuşuzdur. Okurken ne yazık ki, dar bir çerçeveden bakılınca çok anlam yüklemesi yapılamayan bu hadisi farklı bir açıdan tekrar okuyup düşünelim:

'Bana beş şey verildi ki, benden önce kimseye verilmemiştir onlar:

- Bir aylık mesafeden bile heybetli olmakla bana yardım edildi.

- Yeryüzü benim için mescit ve temiz kılındı. Ümmetimden kim namaz vaktini görürse namazını kılsın.

- Bana ganimet helal edildi. Benden önce ise kimseye helal edilmemişti.

- Bana şefaat verildi.

- Peygamberler kendi kavimlerine gönderildi. Ben ise bütün insanlara gönderildim.' Buharî, Teyemmüm, 1/335; Müslim, 1163 Bu hadise bakarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini ve onun peygamberliğine tabi olan ümmetinin kimliğini tespit edebiliriz.

1- Bu ümmet, evrensel bir kimlik sahibidir. Dünyada yaşayan bütün insanları kendi ilgi alanında gören bir ümmetin mücadelesinin de bütün insanlarla bağlantılı olması tabiidir. Yöresel sorunlar, bu ümmetin hacminin ve gayesinin yanında günübirlik sorunlar olarak kalır. İnsanlık kadar büyük bir dava, bütün insanların sorunlarını kuşatmayı ve o sorunlarla yoğrulmayı gerektirmektedir. Aksi takdirde 'yeryüzünün tümünü mescit olarak görme' seviyesinin altına düşülmüş olur. Şu anda İslam'a takdir edilmek istenen 'camilere sıkıştırılma' siyaseti ile yeryüzünü mescit görme siyaseti arasındaki bu fark, ümmet olma idraki ile yakalanabilecek bir farktır.

2- Ümmeti Muhammed olmanın getirdiği sıkıntılar, kıyamete kadar sürecektir. Kıyamet, insanoğlunun dünya hayatının sona ermesi demek ise, insanı kuşatan bir din de, insan ile beraber süren bir mücadeleye talip demektir. Mekke'nin fethedilmesini işin sonu olarak görmek cahilliktir. Tıpkı namazı Mekke'ye mahsus bir ibadet görmek kadar basit bir cahilliktir bu. İnsan var oldukça, onu davet eden ve kuşatan din de var olacaktır. Bu var olma da bir mücadeleyi dindeki özel ıstılahı ile cihadı gerektirmektedir. Müslümanların rahat bir dönem beklentisi, ancak cihattan muaf tutulma beklentisi olabilir. Böyle bir beklenti de kulluktan muaf olma, hesap edilmeyeceği bir hayat yaşama beklentisidir ki, olduğu gibi hatadır.

3- Ümmeti Muhammed, korkutan bir ümmettir. Onun merhamet kanatları altında hayat bulmaya aday olanlar bile, onca rahmet görüntüsüne rağmen korkmaya mahkûmdurlar. Korkulmayan güç, merhamet için var olmuş olsa bile rağbet görmez. Bu nedenledir ki, Müslüman nesillerin en zayıf durumları bile İslam'ın karşısında kendisine yer biçenler için tehdit unsuru olarak görülmüştür. Ellerinde her türlü teknolojiyi ve silahı bulunduranlar, Müslümanları bir kaşık suda boğabileceklerine dair iddialarını dillendirdikleri hâlde, iki asır sonrası için bile oluşabilecek bir 'İslam Korkusu' ile yaşamaktadırlar. Bu korkuya da mahkûmdurlar. Elimizdeki vahiy dayanaklı bilgi, bu korkuyu teyit etmektedir. Mü'min, esasen bir aylık mesafede iken de ona düşman olanların, onu hesap dışı bırakamayacakları bir kimliğin sahibidir. Bunu, en az düşmanları kadar mü'minler de idrak etmiş olsalardı keşke! Âl-i İmran suresinin 151. âyetinde bu anlam gayet açık bir şekilde okunmaktadır.

4- Ümmeti Muhammed olgusu içinde insanlar kadar cinler de bulunmaktadır. Biz, iman edenler olarak saf tutarken, sağdan saymaya başladığımızda insanları sayıp cinleri sayamıyorsak da, onların da bu ümmetten olmaları Kur'an'la bildiğimiz gerçeklerdendir. (Ahkaf suresi 29-32. Âyetlerinde bu ayrıntı görülebilir.)

5- Mü'minlerin, ümmet olmalarının bu gereğini sırf ahiret kazancı ile yapmaları imanlarının sonucudur elbette. Bu sonuç onların, dünyada nimetler içinde olmalarına engel değildir. Ahiret için çabalarken dünya nimetleri bulmak da onların hakkıdır. Çünkü mü'minlerin çalışmalarından elde edilecek sonuç, bütün insanlığın yararına olacaktır. Mü'minler olarak bulundukları yerde zulmü kaldıracaklar, iman etmemiş insanlara bile huzur sebebi olacaklardır. Bu da onların elde ettikleri dünya nimetlerinin kendilerine helal olmasının nedenidir. Sadece faizsiz bir toplumu sağlamış olmaları bile insanlık adına büyük bir kazançtır.

Böyle bir planlamanın yürütücüsü konumundaki bir ümmetin coğrafyasından acılı haberlerin eksik olmamasında şaşılacak bir durum yoktur. Davası ağır olanın sıkıntıları da ağır olacaktır elbette. Büyük davaların küçük planları olamaz. Bütün insanlığı kuşatanların bütün insanlık kadar sıkıntısı olmalıdır. Tabii olan budur. İnsan, coğrafyası değiştikçe sıkıntıları da değiştiği için insanı gaye edinen bir dinde her coğrafyada farklılık gösteren sorunlarla baş başa kalabilir. Ayrıca bu mücadelenin on dört asrı aşkın bir zamandan bu yana sürüyor olması, on dört asırlık birikimiyle görülmesini de gerektirmektedir.


   Nureddin Yıldız ait diger başlıklar
Bir ashabı kiram farkı: Tabiilik
Ümmet kimliğimizin gereği
Hikmeti Görebilmek!

Derneğimiz
DERNEK BAŞKANLIĞI
DERNEĞİMİZ HAKKINDA
RİBAT EĞİTİM VAKFI
İLİM ve AİLE MEKTEBİ
GIDA HAYIR MARKET
EVLENDİRME
 
 Köşe Yazarlarımız 

Anket
İnternetten dini video ve dersleri düzenli takip eder misiniz ?
Düzenli izlerim
Arasıra izlerim
Dengeldiğimde izlerim
Konusu ilgimi çekerse izlerim
Kısa olursa izlerim
Uzun olursa izlerim
Haftada bir defa izlerim
Ayda bir defa izlerim
İzlemiyorum / İzlemem
 
Ana Sayfa - Tüzük - Yukarı Çık         
©  2005-2017   GOKKUŞAĞI AİLE DERNEĞİ | Gökkuşağı Aile Derneği
WebSite: VS MEDYA