DUYURULAR  SOSYAL MEDYA 
 

SMS sistemimize üye olmak için, iletişim bölümünden iletiniz.
Derneğimizin faaliyetlerinden, seminerlerinden, konferanslarından, derslerinden haberdar olabilirsiniz.
BİR SÖZ
Facebook
YouTube
Canlı Yayın
  EL CELÎL Celil [ Celalet ve Ululuk sahibi ] Bir zalimi zorbayı zelil etmek için okunur.Bu ismi zikreden kişide manevi bir güç meydana gelir.  
GİRİŞ AiLE MEKTEBi ViDEOLAR PSiKOLOJi FAALiYETLER ETKiNLiKLER iLETiŞiM
Bizden Haberler
Abdullah Büyük Videolar...
Haftalık Canlı Yayında Dersl...
Yeni binamızın açılışı yapıl...
Yaptığımız bazı dini broşürl...
 
Seminerlerimiz
AİLE MEKTEBİMİZİN 3. DERSİ A
AİLE MEKTEBİMİZİN 2. DERSİ =
AİLE MEKTEBİMİZİN 1. DERSİ =
 
Kalemden Kelama
 
Dost Sitelerimiz
 




 Musab Seyithan


  İslam'da kadının iş ve sosyal hayatı
Ekleme Tarihi: 10.03.2017



Rasûlüllah (sav)’in 23 yıllık peygamberlik hayatını iki maddede özetler misiniz diye sorulacak olsa, şu cevabı veririz:


1-Bedevî bir toplumdan medeni bir toplum çıkarmıştır.


2-İnsan yerine bile konulmayan, bir mal gibi alınıp satılan ve sadece cinsel obje olarak kullanılan kadına itibarını iade etmiş ve onun, bir bütünün yarısı olduğunu ortaya koymuştur.


Bu gerçeği tespitten sonra konuya, Rasûlüllah ve Raşid Halifelerden sonraki dönemlerde, kadınla ilgili tarihî çarpıtmalardan girip kadın ve kızımızın bugün devlet, vakıflar ve sivil toplum örgütlerindeki çalışma hayatında gelmiş oldukları durumu ortaya koymak istiyoruz. 


Sosyal bir varlık olan insanoğlu, kadın ve erkeği ile bir bütünü oluşturur. Bu iki varlık, hayatı beraberce omuzlar, Allah’ın (c.c) dinini üslenip topluma taşımada da her ikisi pay sahibidir. Yüce Allah (c.c) "Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar birbirinin velileri/dost ve yardımcılarıdır. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar…" (9Tevbe:71) buyurmak suretiyle kadının da fıtratına uygun olarak Allah'a kullukta erkekten farklı olmadığını ortaya koymaktadır. O da iyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesini üstlenebileceğine göre, “ma'ruf” ve “münker”in neler olduğu konusunda bilgi ile donanması gerekmektedir.


Kur'an, sosyal hayatı paylaşırken hem erkeklerin hem de kadınların dikkat etmeleri gereken ahlaki kuralları belirlemiştir: "Mü'min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır... Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları hariç, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarını kapayacak şekilde örtsünler..." (24Nur:30-31)


"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle..." (33Ahzab:59) diye buyuran ayet-i kerimeler bu ahlaki ilkeleri ortaya koymuştur.


Hz. Peygamber zamanında medenî, ahlakî ve edebî ölçüler içinde kalmış kadın-erkek ilişkilerinde kısıtlama yoktur. Müslüman hanımlar, Peygamberleriyle serbestçe görüşebildikleri gibi kendisinin idari halefleri durumunda olan ilk büyük halifeler de hanımlara karşı aynı davranışı göstermişlerdir.


Mesela kadınlar ile erkeklerin karşılıklı selamlaşmaları, İslam terbiyesi gereğiydi. Buhari’nin el-Edebü’l Müfred”inde “Kadınlar erkeklere selam verirlerdi” rivayeti nakledilmektedir. (Buhari, Edebü’l Müfred, rakam 1046)


Mesela kadınla erkeklerin birlikte sofraya oturmalarında bir sakınca görülmüyordu. Halifeliğinin son senesinde Hz. Ömer, ordudan kendisine haber getiren, önceden tanışık olmadığı bir müslümanı evinde kabul ediyor, yemek hazırlatıyor ve kendi hanımını, kendileri ile birlikte yemesi için sofraya davet edebiliyordu. Camide olsun, sokakta olsun Hz. Ömer gibi bir zata, hanımlar gayet sert tenkitler yöneltebiliyor ve bu büyük insan, onların haklı görüşlerini kabul etmekte tereddüt etmiyor, kendi fikrinden dönebiliyordu. (Prof. Dr. M.Said Hatiboğlu, Kültürel Mirasımızı Tenkid Zarureti, s.119)


İslam’ın getirdiği bu medeni hayat ne var ki, pek devam edemedi. İlk asırlarda tohumları atılan sosyal çalkantıların, fitne tehlikelerinin, kadınları sarsmasından korkan erkek takımı, onları duvarların arkasına hapsetmeyi çare zannettiler. Bu sakat düşüncelerini tatbik ettirebilmek için de Hz. Peygamber’e yalan isnad ettiler. Çünkü Kur’an-ı Kerim’e, işlerine yarayacak ayet eklemek ellerinden gelmiyordu, hadisi kullanmaya mecbur kaldılar. Hudeybiye anlaşmasından sonra hanımı Ümmü Seleme’nin görüşüyle hareket eden bir Peygamberin modeli ortada iken “Kadınlarla istişare edin fakat dediklerinin zıddını yapın ki, doğruya erişesiniz” emrini O yüce insana isnad etmekten utanmayan müslümanlar zuhur etti. Hem de “Ben söylemediğim halde bana yalan isnad eden, cehennemdeki yerine hazırlansın” mütevatir hadisi ortada durduğu halde!!!

İşin en acıklı tarafı, bu istismarın farkında olmayan bazı safdil âlimlerimizin sergiledikleri manzara olsa gerektir. Hâkim-i Tirmizi’nin bu çerçevede yürüttüğü safsata, ibret alınacak mahiyettedir: Miladi 9. Asrın muhaddisi, Nevâdiru’l Usûl adlı hadis kitabında; “Hanımlarınızı sokağa bakan odalarda oturtmayın, onlara yazı yazmayı da öğretmeyin”(Hakim-i Tirmizi, Nevâdiru’l Usûl, s.270.) ibaresini Hz. Peygamberden nakletmekte ve bu emrin hikmetini açıklamayı da vazife bilmektedir. Güya kadın yazı öğrenirse, söyleyemediğini yazıya geçirip fitneye düşürebilirmiş! Öyleyse suyu başından kesmek gerekirmiş. (Mehmet Said Hatiboğlu, a.g.e. s.122-123)


Bu konuda Hz. Ömer’e de yalan isnad etmekten geri kalmamışlardır. İbn-i Kuteybe’nin Uyûn’ul Ahbâr’ında kadınlara karşı sürdürülecek siyaset konusunda Hz. Ömer’e şu yalan haber isnad edilmiştir: “Onlara karşı çıplaklıktan yardım isteyin/fazla elbise almayın ki, dışarı çıkıp fitneye düşmesinler. Onlara çokça ‘hayır’ deyin. ‘Evet’ veya ‘olur’ demek onları daha çok istemeye teşvik eder.” (İbn-i Kuteybe, Uyûn’ul Ahbâr, 4/78.)


Tarihin derinliklerinde bir kısım ulema, sahih hadisleri görmezden gelerek yaşadığı devrin kadın algısının baskısıyla, kadınlara karşı bu denli tefrit duruşu sergilemişlerdir. Bu tefrit, zamanla ifrat görüşleri tetiklemiş ve günümüzde olduğu gibi İslam’ın kadına verdiği o asil makam yozlaştırılmıştır.  


Yaratanın yaptığı vazife taksiminde, vücut teşekkülü ve ruh muhtevası bakımından taşıdığı özellikler sebebiyle kadının asli vazifesi anneliktir. Anne, ailenin mimarıdır, aile de toplumun ana rahmidir. Sağlıklı toplumları inşa edenler annelerdir. Kadının bu asil görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için yorucu işlerde yıpranmaması gerekir. Çocuğun ruhi kabiliyetleri üzerinde gebelikten itibaren anne hayatının etkisi büyüktür. Çocuk ana rahminde iken annenin vaktinde yemek yeyişinin, uyuyuşunun, dinlenmesinin çocuğa ilk terbiyeyi verdiği bilinmektedir. Dünyaya gelince bu terbiyenin etkisi görülüyor ve böyle çocuk, vaktinde uyuyor ve uyanıyor. Çocuk süt emerken intizama alıştırılır. Üç saatte bir çocuğa süt veriş, geceleyin altı saat sütsüz bırakış çocuğa verilebilen ilk terbiyedir. (Bak: Dr. Mazhar Osman, Tabâbet-i Rûhiye, 1/244)


İş hayatına atılmış bir kadının bunca işleri yapmasına imkân yoktur. Çünkü kadın iş hayatında kadın maddeten ve manen yıpranır. Bir ev kadınının memuriyet ve iş hayatına atılmasının büyük bir ekonomik faydası da yoktur. Çünkü kazanacağı para, ev işleri ve çocuk bakımı, ayrıca daima dışarıda, insanlar arasında bulunacağından giyimi ve diğer hususları için yapacağı masraftan pek fazla olmayacaktır. Diğer taraftan işsizlik yüzünden boş kalan erkekler, işsizliğin ruhta yaptığı tahribat ile toplumun başına bela kesilen zararlı bir unsur haline gelmektedir.


Kadın, ev ve aile ortamından uzaklaştıkça evlilik bağları da gevşemektedir. Yirmi dört saatin mühim bir kısmını başkalarının emri ve kumandası altında çalışmakla geçiren, hayat mücadelesinin dalgaları arasında yıpranan narin yapılı ve ince ruhlu kadın, yavaş yavaş hırçınlaşmakta ve sinirlenmektedir. Akşamleyin yorgun argın evine gelince çocuklarına ve eşine verecekleri de pörsümüştür. Hatta bazı çalışan kadınlar o kadar erkekleşirler ki, kimseye minnet edecek değillerdir. Kendi ekmeğini kendi eliyle kazanmaktadır. İstediği zaman eve gelir, istediği zaman çıkar. Arzu ettiği meclis ve eğlencelere gider.


Yukarıdan beri dediklerimizi özetleyecek olursak, İslam; müslümanlara uymaları gereken kurallar koymuştur. Tesettürlü de olsa bir kadına şehvetle bakmayı yasaklamıştır.(Bak:24Nur:30)

Kadını toplumdan tecrid etmeyen İslam, bazı sosyal ve tabii ihtiyaçlar neticesinde erkeklere muhatab olan kadınlara ve kadınlara muhatab olan erkeklere yönelik bir takım uyulması gereken edep kuralları koymuştur.

Kadının konuşurken fitne uyandıracak bir üslupla konuşmaması, (Bak:33Ahzab:32) ayaklarını yere vurmaması, zinet yerlerini göstermemesi, halvet halinde olmaması, erkeklerle ihtiyaçtan fazla konuşmaması gibi edeb kurallarına uyulduğu takdirde, toplum içerisinde erkekler, kadınların işlerini sevk ve idare edebilirler.

Kadınlar da bu ahlak ve edeb kurallarına riayet etmek kaydıyla erkeklere muhatab olabilirler. Mecburiyetler bunu meydana getirebilir. Fitne korkusu her zaman vardır. Müslümanların cemaati, fıtne ihtimali olan kapıları mümkün mertebe kapadıktan sonra, kadınlarla olan sosyal ve eğitim işlerini deruhte etmelidirler.


Görüldüğü gibi İslam toplumunda kadının kayıtsız şartsız serbest hayata atılması tasvip edilmemiştir. Aynı zamanda kadının, ev içindeki terbiye ve idare vazifesi çok önemli olduğu ve zaten ailenin masrafına katılmakla sorumlu olmadığı için, iş hayatına da katılması âdet değildir. Ancak aslî vazifelerini ihmal etmemek ve İslam ahlak sınırlarını aşmamak şartıyla kendini fazla yormayacak işlerde çalışmasında bir sakınca yoktur. (Bak: Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, s.257 vd.)

Bugün, devlet, vakıf ve diğer sivil toplum örgütlerinde çalışan bayanlarımız bu ölçülere ne denli uymaktadır? İşte bu tartışılır.

Sosyete bayanları bile kıskandıracak tarzda yüzlerine yaptıkları makyaj, sürdükleri parfüm, seslerindeki eda, erkekler karşısında ciddiyet ve vakardan uzak yılışık tavır ve hareketler, tesettürü sadece başörtüsü sanıp altına giydikleri pantolonlarla vücut hatlarını ortaya koyan, Rasûlüllah’ın ifadesiyle “Giyinmiş ama çıplak” durumunda olan kadın ve kızlarımızın, İslam’ın getirdiği edep ve ahlak kurallarına uyduklarını söylememiz mümkün değildir.

Bu bir yozlaşmadır. Kadının iş ve hizmet alanında bu şekilde istihdam edilmesine fetva vermek için din simsarı olmak gerekir.

Allah bizi bundan korusun


   Musab Seyithan ait diger başlıklar
İmamı Azam Allah'ı mı görmüş? Allah Allah...
Avrupa'daki Müslüman Gençlerin Sorunları
Kandil Gecelerinin tarihi arka planı
Kabe'de yatır mı var?
İslam'da kadının iş ve sosyal hayatı
Anayasa Değişikliğine Neden 'EVET' Diyoruz?
Çözümün Bir Parçası Olabilmek
İnsan Teröristleşince En Yırtıcı Hayvandan Daha Vahşidir Musab SEYİTHAN Musab SEYİTHAN
Alınteri ücreti ve abdestli kapitalistler
Hezeyanlarla Dolu Paralel Bir Dine Sapmamak İçin...
Sünnet inkarcılığı ve tarihi arka planı

Derneğimiz
DERNEK BAŞKANLIĞI
DERNEĞİMİZ HAKKINDA
RİBAT EĞİTİM VAKFI
İLİM ve AİLE MEKTEBİ
GIDA HAYIR MARKET
EVLENDİRME
 
 Köşe Yazarlarımız 

Anket
İnternetten dini video ve dersleri düzenli takip eder misiniz ?
Düzenli izlerim
Arasıra izlerim
Dengeldiğimde izlerim
Konusu ilgimi çekerse izlerim
Kısa olursa izlerim
Uzun olursa izlerim
Haftada bir defa izlerim
Ayda bir defa izlerim
İzlemiyorum / İzlemem
 
Ana Sayfa - Tüzük - Yukarı Çık         
©  2005-2017   GOKKUŞAĞI AİLE DERNEĞİ | Gökkuşağı Aile Derneği
WebSite: VS MEDYA